tarımın felsefesi
tarımın felsefesi

Doğa ve İnsan Tarımı Nasıl Var Etti ?

Bir önceki yazımızda insanlığın gelişimiyle birlikte tarımın tarihini ele almıştık. Bu yazının devamı olarak insanın doğa ile mücadelesi sonucunda doğayı kendi yararına evriltmeye başladığı tarımın felsefesi ile doğa ilişkisini incelemeye çalışacağız. Başlamadan önce bir önceki yazımızı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

İnsanın doğa ile olan ilişkisi temel varoluş sebebidir. İnsanın varlığı doğanın varlığından ayrı tutulamaz. İnsan kendi yaşamını doğanın kanunlarına ve koşullarına göre şekillendirmek zorundadır. Tıpkı insan gibi yaşayan canlı bir organizma olan doğa ile insanın zorunlu ilişkisinde olaya ben merkezli bakan insanoğlu doğayı kendi çıkarları ve istekleri doğrultusunda tahakkümü altına almaya çalışmaktadır.

Endüstri devrimi ve akabinde cereyan eden yoğun sanayileşme hamlesi ile ortaya çıkan kentleşmeler ve insan refahını artırmak için betonlaşmış suni yaşam alanları yaratılmıştır. Doğa hızla tahrip edilmiş, doğal denge insan lehine bozulmuş geri dönülmesi ve doğanın kendini yeniden inşa etmesi mümkün olmayan çevre felaketleri ortaya çıkmıştır.

İnsan ve doğanın ilişkisi milli eğitim bakanlığının bize derslerde gösterdiği o yavan, gerçeklikten uzak bilgilerde anlatıldığı gibi kendi kendine oluşmuş öylesinde sıradan bir dogma değildir. İlkçağlardan beri süregelen devingen ve kendini sürekli yenileyen dinamik bir mekanizmadır. İlk çağlardan 17. Yüzyıla kadar gelinen süreçte insan doğayı anlamaya ve yorumlaya çalışmıştır. Fakat sonrasında bilgi çağının insanoğluna geniş imkânlar sunması sonucunda insan artık doğayı tanımaktan çok onu değiştirmeye ve kendi çıkarları uğruna kullanmaya başlamıştır.

Bacon : ‘’bilmek egemen olmaktır”

17.Yüzyılda Descartes, Bacon ve Newton gibi dönemin ünlü bilim insanları ve düşünürleri doğayı insanın emrine sunulmuş kolayca yok edilecek canlı bir organizma, insanları da bu organizmanın sahipleri olarak tanımlamışlardır. Artık her şey bilge insan ve onun ihtiyaçları için mübahtır. Özellikle sanayi devrimiyle birlikte insanı doğanın efendisi olarak gören bu mekanik bakış açısı ve onun savunucuları sayesinde, insan kaynaklı ardı arkası kesilmeyen çevre felaketleri oluşmaya başlamıştır.

İnsanlığın hırsları zamanla iktidar mücadelesine dönüşmüş, böylece doğayı kontrol edebilme gücü artmış ve kontrol gücü zamanla sömürüye, sömürme isteği de insanın temel var olma sebebi haline gelmiştir. İnsanlık gün geçtikçe etik değerlerden yoksun, kendinden başka hiçbir canlının haklarını gözetmeyen, hem kendine hem de doğaya karşı acımasız bir varlığa dönüşmüştür. İnsan – Doğa mücadelesi modern insanla birlikte sömürünün meşru kabul edildiği, tamamıyla tüketime dayalı ve her şeyin talan edilmesine odaklı yeni bir toplum modeli ortaya çıkarmıştır.Kapitalizm kendi albenili dünyasında insanın çıkar odaklı yaptığı her girişimi meşru kılan, doğaya hükmetmeyi önceleyen, doğa sömürüsünü gündelik hayatın normal bir parçası haline getiren vahşi bir yapıyı ilmek ilmek örmüştür.

Adına şimdilerde kapitalizm dediğimiz yönetme anlayışının kökenleri çok daha eskilere dayanmaktadır. İnsan merkezli bu anlayışı yunan filozofu Aristoteles’e kadar uzandırmak mümkündür.

Aristoteles, insanları bilgi derecelerine göre oluşturduğu canlılar piramidinin en üst basamağına koyarak tüm bitkilerin ve hayvanların insanlar için, olduğunu söyler. Doğanın amaçsız hiçbir şeyi meydana getirmediğine, tüm şeyleri özel olarak insanlar için oluşturduğuna inanmamız gerektiğini belirtir. Emmanuel Kant’ın görüşlerini de Aristoteles ile aynı temele dayandırmak mümkündür. Kant da, ahlak ilkelerini ortaya koyarken asıl amacın insan olduğunu, insanın bir araç değil amaç olması gerektiğini vurgulamaktadır.

 Unutulmaması gerekir ki insan doğaya karşı savaşını kazandığını düşündükçe, doğanın karşısındaki yenilgisi  derinleşiyor! 

Temel amacı insan odaklı olan bu savaşın mücadele alanlarından en temeli tarımdır. İnsanlığı diğer canlılardan ayıran temel nokta organize olabilme yeteneğidir. İnsanoğlu bu organizasyon yeteneği sonucunda bilgi birikimini ve tecrübesini gelecek kuşaklara aktararak kendisi için en uygun besinleri kültür tarımına almaya başlamıştır. Yani tektipleştirmiştir. Şöyle düşünmek gerekirse; Bugün bizden çok daha ileri bir canlı türü gelip bizi rengimize, ırkımıza ve işine yarayan özelliklerimize göre ayırt edip geriye kalan işine yaramaz insan topluluklarını toplu olarak öldürmeye kalksa nasıl olurdu? Bugün insanlığın kendi besinini sağlamak adına doğa üzerinde kurduğu tahakkümde bundan farklı değildir.

TARIMDA TEKTİPLEŞTİRME

Fakat unutulmamalıdır ki doğa en ideal özellikteki ve en mükemmel canlıyı değil ortam koşullarına en iyi uyum sağlayan canlı mekanizmayı bir sonraki kuşağa geçirmektedir. Doğada ki her bir bitki uzun yıllar sonucu oluşan doğal bir seçilimin sonucunda var olmuştur.

Tarımda diğer bütün bitkileri ortadan kaldırarak kültür tarımında belirli bir alanda sadece tek bir bitkinin yetiştirilmesi o bitkinin konukçu böceği üzerinde ve diğer tüm bitki hastalıklarında inanılmaz bir patlama yaratır.  Bunlar besinimize ortak olduğundan, artık sadece o bitki için değil insanlık içinde zararlı hastalıklar ve zararlı böcekler halini alır.

Doğa kendi eliyle seçtiği her canlıyı bir sınırda tutmak için ona baskı ve denge uygular ancak tek ürün tarımı doğanın bu denge mekanizmasını ortadan kaldırmış ve doğanın temel çalışma ilkelerinin avantajlarını kültür tarımı yapılan bitkiler için geçersiz kılmıştır.

Besinlerimize ortak olan her şeyi insanlık için zararlı olarak varsayarak girdiğimiz bu uzun ve meşakkatli savaşta en büyük silahlarımız olan ekoloji, biyoloji ve doğa bilgisinden yoksun olduğumuz müddetçe kazanan hep üstün teknoloji sahibi zümreler ve kapitalist sermayedarlar olacaktır. Şu çok net ki bu savaşta insanoğlunun kayıpları doğaya göre çok daha fazla.

Ne zaman ki para için doğayı kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçip, doğaya uyumlu onun düzeniyle çelişmeyen yöntemler uygularız, işte o zaman kazanan herkes olur. Kapitalizmin en ufak bir virüs salgınında bile dünyayı daha doğrusu zenginleri besleyememekten korktuğu şu süreçte, doğa karşısında aslında ne kadar aciz olduğumuzu ve aslında insanlığın yücelttiğimiz kadar kutsal olmadığını anlamamız dileğiyle.  Sevgiler, saygılar…

Mert Ulaş Dişbudak

Ziraat Yüksek Mühendisi

Tarım, Doğa ve İnsan ilişkilerini daha ayrıntılı araştırmak için önerdiğimiz kitaplara linke tıklayarak erişebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz